Çin’in geçtiğimiz gün açıklanan ticaret verisi rakamları, bu yılın gündemine dair çok fazla ipucu taşıyan ve ABD ticaret dengesi rakamları ile beraber okunması gereken bir veri oldu. İki ülke arasındaki mücadele, özellikle Avrupa açısından da çok şey ifade ediyor ve bu yılın risklerini de görmemiz açısından iyi bir örnek teşkil ediyor.
Öncelikle biraz stratejileri tanımlamamız gerekli. Çin-ABD arasındaki mücadelede ABD’nin gümrük vergisi politikasının temeli, düz bir ticaret açığı tartışması değil. Ülkeler arasında yapılan ticareti tamamen açıklar üzerinden okumak, küresel ticaret payı ve zenginleşmeyi yorumlamak için yeterli bir metrik değildir, bir ülke, eğer güçlü olduğu ve ürettiği ürünleri eğer çok ciddi bir avantaj ile üretiyorsa ve bu ürünlere çok ciddi bir talep var ise, o zaman bu ülkenin avantajlı olduğu alanları kullanarak daha yüksek bir döviz kuruna sahip olması ve diğer ülkelerin aslında bu rağbet gören ürünlere erişebilmek için kendi ellerindeki üretim hatlarını ucuzlatmaları, ticaret açığı vermenin kötü sayılamayacağı bir durumdur. Aynı şekilde kendi üretimi kapasitesini korumak için ticaret partnerlerinin gücüne karşılık veremeyip özellikle kur üzerinden ucuzlayan bir ülkenin ithalatının azalması ise, ticaret fazlasının güzel bir gelişme olarak nitelendirilemeyeceği durumlara örnektir. Gümrük uygulamaları ise bu eksende dengeleri genelde kısa süreli olarak değiştirebilmiştir.
Gümrük vergilerinin amacı, terms of trade olarak tabir edilen ticaretten alınan payın arttırılması üzerine yapılan bir pazarlıktır denebilir. Fakat iki yönü var; birincisi yıkıcı gümrük vergisi ikincisi ise pazarlık amacı ile yapılan gümrük vergisi. Küreselleşme konusunda Ricardo’nun teorileri herkesin malumu, her ülke kendi iyi yaptığı ürünleri yapmalıdır ve ikinci bir ürünü başka ülkeden verimli üretseniz de üretmemeniz talep edilir, neticesinde genel bir verimlilik artışı yakalanacaktır. Bu görüşün John Stuart Mill’e göre hatalı yorumu, Ricardo’nun küreselleşmede kimin kazançlı çıkacağını söylüyormuş gibi yorumlanmasıdır, özellikle ülkeler ve senaryolar bazında kazananlar ve kaybedenler sürekli olarak değişmektedir. Gümrük vergilerinin yıkıcı ve pazarlık edici seviyeleri ayrımı da aslında buna dayanıyor.
Örnek verelim; iki ülke arasında otomobil ve telefon arasında bir ticaret yapılıyor olsun. Eğer A ülkesi otomobili daha verimli üretiyorsa ve B ülkesinden telefon ürününü ithal ediyorsa, iki ülke arasında bu ürünlerin üretiminde bir verimlilik farkı mevcuttur. Eğer A ülkesi biraz daha korumacı bir tutum takınmak isterse ve telefon ürünü için %20 ithalat vergisi koyar ise ne olabilir? A ülkesinde 100 USD olan telefonun fiyatı vergilerden dolayı 120 USD olacaktır ve 20 USD kamuya aktarılacaktır. Bu fiyatlar ile tüketicilerin çok hayati bir ürünle karşı karşıya değilsek tüketimi darbe alacaktır ve adet olarak düşecektir. Bu yaşanan düşüş, zaten fiyatlar kendi elinde olmadan artan B ülkesi için fiyat kırmayı mantıklı bir seçenek olarak öne çıkaracaktır, fiyatları 100 USD seviyesinden 90 USD seviyesine indirdiklerinde tüketiciye yansıyan fiyat nette yalnızca 8 USD artmıştır, adet fiyat olarak ihracatçı ülke için en mantıklı seçenek budur, tüketicinin cebinden alınan 8 USD, toplamda 18 USD kamuya aktarım ile sonuçlanmıştır ve net ülke serveti artış göstermiştir. Fakat bu gümrük vergileri bir amaca uygun yapılmalıdır ve ana hedef içerideki üretimi canlandırmak ise, tek başına yeterli bir hamle olamaz ve etkisi kısa vadeli olur, iç dengedeki tek sonucu hane halkından kamuya gelir transferi olarak kalır. Yıkıcı gümrük vergilerinde ise B ülkesinin telefon üretimindeki verimi ile A ülkesinin telefon üretim verimi arasındaki farkı aşan bir tarife konur, B ülkesinden ithalat yapmak imkansız hale gelir. Neticesinde tüm ticaret zarar görür ve içeride üretim hatları canlanana kadar oldukça ciddi bir hane halkı darbesi hissedilir, sonucunda oluşan yeni dengede ise globalleşmenin yarattığı verimlilik ve ucuzluktan mahrum kalan bir A ülkesi oluşur.
Bugün ABD’de görmekte olduğumuz vergiler yıkıcı vergiler değiller ve aslında piyasaların da korkuyu üzerinden atmasının ana nedeni bu. Ancak demin verdiğimiz örneğe baktığımızda şunun kaçınılmaz olduğunu görüyoruz; hane halkı tüketimi net bir darbe alacak, kamuya bir transfer gerçekleşecek, ithalat ise Çin eli ile bir miktar ucuzlayacak. ABD ticaret verisi ve GDP-CPI rakamlarında gördüğümüz tablo, bir miktar azalan bir ticaret açığı, sakin bir CPI, tempo kaybetmemiş bir tüketime işaret ediyor. Ancak dün gelen PPI rakamlarına baktığımızda bu hikayenin biraz daha tatsız olduğunu, aslında şirketlerin artan girdi maliyetlerini tüketiciye yansıtmak yerine karlılıktan feragat ettiklerini anlıyoruz. Tarifeler, muhakkak talebe bir darbe vurur ve aynı tüketim gücü için alınabilecek mal-hizmet arzını daima düşürür.
Önümüzdeki dönemde ne göreceğiz? Öncelikle bu durumun normalleşmesi için ABD’nin acilen yatırım harcamalarını arttırması ve kapasite kullanım oranlarının yükselmesi gereklidir, aksi takdirde bu tarifeler Çin’i daha fazla ucuzlamaya zorlamaktan ve tüketiciye geçici yük bindirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Big Beatuiful Bill bu açıdan kritik bir adım ve yatırım harcamalarında net etkisini bu yıl göreceğimizi düşünüyorum. Zamanlama ise artık yavaş yavaş tariflerin kar marjları üzerinden yaratacağı negatif etkiyi tolere etmesi gereken bir döneme denk gelecek. Stratejik olarak bu yatırım harcamalarının artması, yıllardır küresel rekabetten darbe alan küçük şirketlere tekrar bir hayat verecektir. Russell 2000 endeksi, bu sene bu tema ile beslenecektir, kısa vadedeki marj sıkışıklıklarını kamu destekleri ve tarifleri geri dağıtacağını söyleyen Trump’ın desteği ile üzerinden atmaya çalışacaktır. Russell/Nasdaq dengesi çok uzun bir zamandır Nasdaq lehine, gidilecek çok yol olduğunu düşünüyorum.
Çin’in ucuzlaması tarafına hiç değinmedir, şimdi biraz orada neler oluyor bundan bahsedelim. Çin’in iç talebinin zayıf tutulması ve kapasite fazlası zaten bilindik konular. Bunun neticesinde ise Çin deflasyona girmiş durumda. Çin’in deflasyona girmesi nedeni ile içerideki ürün fiyatları yurtdışına göre düşük kalıyor ve Yuan yükselmek istiyor, bir yandan da ticaret fazlasını düşündüğümüzde sermaye çıkışlarına rağmen önemli bir değerlenme eğilimi mevcut, yani Yuan sabit kalsa veya sınırlı değer kazansa dahi Çin aslında Yuan’ı reel olarak devalüe ediyor ve kapasite fazlası sürdükçe Çin de verdiğimiz örnekteki ihracatçı desteğini veriyor diyebiliriz. Hassasiyet olarak baktığımızda ise Çin’in direkt ihracatı azalıyor görünse de diğer Asya ülkeleri ve ABD kıtası üzerinden (kıtanın jeopolitiği de biraz bu açıdan önemli) Çin’in ürünleri yine ABD’ye gidiyor ve ikame edilebilir durumda da görünmüyorlar. Fakat ABD’de şirketlerin kendi absorbe ettiği düşük ithalat, Çin’i ya fiyat teşviklerine itiyor ya da bu üretim kapasitesini başka yerdeki talep ile buluşturmaya yönlendiriyor. Burada da hikayeye Avrupa dahil oluyor.
Almanya tarafında gördüğümüz kamu harcaması planları ve itilen sermayenin bu sefer çekilme eğilimi, Euro tarafının değerlenmesine neden oluyor ve kendisini USD’ye göre konumlayan Yuan için Euro’ya göre ciddi bir avantaj sağlıyor. Çin’in ticaret verisinde de en çok öne çıkan kalem Avrupa’ya ihracatta yaşanan çok sert yükseliş oldu. Avrupa, bu sene Çin meselesini nasıl yöneteceğine bir karar vermek durumunda kalacak ve ticaret tarafında sert önlemler almak zorunda kalacaktır. Sonrasını konuşmak için şimdilik erken ancak bu hikaye Avrupa için pek iyi bitecek bir hikaye değil. Bizim ise hisse tercihi olarak enerji ve savunma odaklı şirketlere ve bankalara yönelmekten başka bir şey yapmamıza gerek olmadığını düşünüyorum.
Neticesinde ticaret tarafında ABD’nin yatırım harcamaları, PPI-CPI farkı, Yuan’ın yönetimi tüketim ve kredi cycle’ını anlamamız için önemli olmaya devam edecektir. Yuan’ın şu anda yükselişine izin veren PBOC, globalizasyonu bitime noktasına gelecek tarife oranlarını şu anda masanın dışında tutuyor. Çin çok sıkıştığında, ABD’nin planı çalışıp ithalatı kalıcı olarak düşmeye başladığında ise Çin’in bu örtük devalüasyon stratejisi üzerindeki örtüyü kaldırmak zorunda kalabilir, şu an için ABD hisseleri adına bir sorun görmeme nedenim ise temelinde bu denge.
Unutulmamalı ki ticaret dengesi, temelinde bir ülkenin uygarlık seviyesi ve üretim metodlarındaki ustalaşmasından bağımsız değildir ve Çin, net bir şekilde ABD ile arasındaki bu uygarlık farkını kapatmış bir ülke. Ulusun zenginliği ve baskılanması farklı bir mesele ancak Çin, tarife koyarak tüm yükü Çin’e yıkarak kurtulabileceğiniz bir konumda değil, bundan çok daha fazla önemi var ve vazgeçilmesi neredeyse imkansız. Acısız bir ayrılık ise mümkün değil ve globalizasyonun baltalanacağı bir küresel ticaret politikası, Ricardo’nun bahsettiği o globalizasyon verimliliğini ve ucuzluğunu tamamen ortadan kaldıracaktır ve ülkeleri kendi verimliliklerine mahküm edecektir. Sistemin merkezinde yer alan ucuzlatma makinası Çin’in ortadan kalkmasının sonucunda Trump’ın geçtiğimiz sene dediği gibi, çocuklar artık 3 oyuncak ile değil 1 oyuncak ile idare etmeyi öğrenmek zorunda kalacak.
Utku Oktay Acundeğer


















